Kayseri’nin Soğuk Akşamlarında İçimde Büyüyen Bir Soru
Kayseri’nin kış akşamları hep biraz sert olur. Rüzgâr, apartmanların arasından geçerken sanki insanın içine de uğrar. O akşamlardan biriydi. Defterimi açmıştım, elimde kalem, odamın loş ışığında uzun uzun yazıyordum. 25 yaşındayım ve bazı geceler, düşüncelerim benden daha hızlı büyüyor.
O gün aklıma takılan tek bir cümle vardı: “Kuranda kaç yerde tağut geçiyor?”
Bunu ilk kez bir sohbetin içinde duymuştum. Basit bir soru gibi görünmüştü ama içimde bir yere dokunmuştu. Çünkü bazı kelimeler vardır; anlamını bilmesen bile sende bir şeyleri harekete geçirir. “Tağut” da onlardan biriydi benim için. Hem uzak hem de ürkütücü, hem de bir şekilde tanıdık.
Defterime yazdım, sonra sildim, sonra tekrar yazdım. Sanki kelimeyle aramda görünmez bir bağ oluşuyordu.
Defter Sayfalarına Düşen İlk Çatlak
Çocukluğum Kayseri’nin dar sokaklarında geçti. Mahallede akşam ezanı okunurken herkesin sesi biraz azalırdı. Ben ise o sessizliğin içinde hep düşünürdüm. İnsanlar neden bazı kelimelerden korkar, bazılarına umut bağlar diye.
“Tağut” kelimesini araştırmaya başladığım gün de böyle bir akşamdı. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeyleri yanlış anlamış olabilirdim ya da daha kötüsü, hiç anlamamış olabilirdim.
Defterime şunu yazdım:
“Bazı kelimeler insanın omzuna görünmez bir yük koyar.”
Sonra durdum. Çünkü bu sadece bir kelime değildi artık. İçimde bir sorguya dönüşüyordu.
Kuranda kaç yerde tağut geçiyor?
Bunu ilk kez açıkça yazdığımda elim titredi. Sanki soruyu yazmak bile bir kapıyı aralıyordu. Araştırdığımda karşıma çıkan şey netti: “tağut” kelimesi Kur’an’da yaklaşık 8 yerde geçiyordu.
Sekiz.
Bu sayı bana garip bir şekilde küçük ama aynı zamanda ağır geldi. Küçük çünkü bir kelime için azdı. Ağır çünkü her geçtiği yerde bir anlam yükü taşıyordu. İçimde bir şey sıkıştı. Sanki bu kelime sadece bir tanım değil, insanın içindeki yön kaybına işaret ediyordu.
O an anladım ki, asıl mesele kaç kere geçtiği değil, insanın içinde kaç kere yankılandığıydı.
Bir Arkadaş Sohbeti ve Kırılan Sessizlik
Bir gün üniversiteden bir arkadaşımla oturuyorduk. Kayseri’de küçük bir çay ocağında, cam kenarında. Dışarıda ince bir kar yağıyordu.
Konuşma arasında ona sordum:
“Hiç düşündün mü, insan neden bazı şeylerin peşinden giderken aslında kendinden uzaklaşır?”
Bana baktı, çayından bir yudum aldı ve gülümsedi:
“Fazla düşünüyorsun yine.”
O an içimde bir kırgınlık hissettim. Çünkü bazen insanın en yalnız olduğu yer kalabalıkların içi olur.
Ben ise “tağut” kelimesini düşünüyordum. Sadece dini bir kavram gibi değil, insanın içindeki yön kaybı gibi. Bir şeyi merkeze alıp diğer her şeyi gölgede bırakma hali gibi.
O gece eve döndüğümde defterime uzun uzun yazdım. Kelimeler birbirine karıştı. Ama bir şey netleşti: Ben bu kelimenin sadece anlamını değil, bende bıraktığı hissi de anlamaya çalışıyordum.
Gece Yarısı ve İçimdeki Çatışma
Gece ilerledikçe Kayseri sessizleşti. Sanki şehir bile düşünmeye başlamıştı. Penceremi açtım, soğuk hava yüzüme çarptı.
O an kendime dürüst bir soru sordum:
“Ben neye inanıyorum ve neden?”
Bu soru basit değildi. Çünkü cevabı yoktu ya da varsa bile kolay değildi.
“Tağut” kelimesini düşündüm. Onun geçtiği ayetleri, bağlamları, anlatılmak istenen yönü…
Ama daha çok kendi içime baktım.
İnsan bazen dış dünyayı anlamaya çalışırken aslında kendi içindeki karmaşayı çözmeye çalışırmış. Ben de bunu yaşıyordum.
Defterimde şu cümle vardı:
“Beni asıl zorlayan kelime değil, kelimenin bende açtığı boşluk.”
Kayseri Sokaklarında İçsel Bir Yolculuk
Ertesi gün şehirde yürüdüm. Kar erimiş, sokaklar ıslaktı. İnsanlar hızlı adımlarla geçip gidiyordu. Herkesin bir yeri vardı ama kimse durmuyordu.
Ben durdum.
Bir bankta oturup etrafa baktım. İçimdeki düşüncelerle dışarıdaki kalabalık arasında büyük bir fark vardı.
“Kuranda kaç yerde tağut geçiyor?” sorusu artık bir bilgi arayışı değildi. Bir tür iç yolculuğa dönüşmüştü.
Çünkü bazen bir kelime insanı kendi içine iter.
Kelimelerin Ağırlığını İlk Kez Hissetmek
Daha önce kelimeler bana hep bilgi gibi gelirdi. Tanımlar, açıklamalar, notlar…
Ama bu farklıydı.
“Tağut” kelimesi bana bir şey anlatmaktan çok bir şey hissettiriyordu. İçimde bir direnç, bir sorgu, bir kırılma vardı.
Ve bunu kimseye anlatamıyordum.
Çünkü anlatınca küçülecekmiş gibi geliyordu.
O yüzden yazdım.
Defter sayfaları doldukça içimdeki karmaşa biraz daha şekil aldı. Ama tamamen bitmedi.
Bir Dua Gibi Yazmak
O gece yazarken fark ettim: yazmak bazen düşünmek değil, dua etmek gibiydi.
Kelime kelime içimi döküyordum.
“Kuranda kaç yerde tağut geçiyor?” sorusu artık sadece bir sayı değildi benim için. O sekiz yer, sekiz farklı yankı gibi geliyordu. Her biri başka bir duyguyu uyandırıyordu içimde.
Bir yandan merak, bir yandan huzursuzluk, bir yandan da garip bir umut…
Belki de doğruyu aramanın kendisi bile insana umut veriyordu.
İçimde Büyüyen Sessiz Değişim
Zaman geçtikçe fark ettim ki ben değişiyordum. Sessiz, yavaş ama geri dönüşsüz bir şekilde.
Eskiden daha yüzeyde yaşayan düşüncelerim şimdi derinleşmişti. Basit cevaplar beni tatmin etmiyordu.
“Tağut” kelimesi üzerinden başladığım bu sorgu, aslında hayatın kendisine uzanıyordu.
Neye bağlandığımı, neyi merkez yaptığımı, neyin beni yönlendirdiğini sorguluyordum.
Ve bu sorular bazen yorucuydu.
Ama aynı zamanda canlı hissettiriyordu.
İçimde Kalan Son Not
Buna da Göz Atın: Kuduz olan köpek iyileşir mi ?
Bir gece defterimi kapatmadan önce son bir şey yazdım:
“Bazı sorular cevap bulmak için değil, insanı uyandırmak için vardır.”
“Kuranda kaç yerde tağut geçiyor?” sorusu da benim için öyle olmuştu.
Sekiz kez geçen bir kelime, içimde yüzlerce düşünceye dönüşmüştü.
Kayseri’nin soğuk gecelerinde, sessiz sokaklarında ve kendi içimde yürüdüğüm yollarda bu kelime bana bir şey öğretti: İnsan bazen en çok bilmek istediği şeyle değil, en çok hissettiği şeyle değişir.